Yazı Detayı
17 Mayıs 2014 - Cumartesi 13:26 Bu yazı 27712 kez okundu
 
YARIM KALAN SOKAK KONSERİM
Ahmet Kağızman
mail@mail.com
 
 

Son ders zili çalmış, Necmi Muammer İlkokulu’nun öğrencileri, zincirinden boşalmış pranga mahkumları gibi Kale’den aşağı, gafle gafle (kafile kafile) iniyorlardı. Dağdan kopan bir sel misali akan kafilenin büyük bir kısmı, hiç bükülmeden yokuştan, semercilerin, nalbantların ve salı günleri pazara gelen köylülerin atlarını, eşeklerini bağladıkları hanların bulunduğu Boğazkesen’in başına inerken, kafilenin bir kısmı da yokuşun başından sağa, dar sokağa yönelmişlerdi.

Boğazkesen’nin başına iniyor dediğim bu Kalenin Bayırı, çocukluk ölçülerime göre, Dünyada inerken inilmesi, çıkarken de çıkılması en zor yokuşlardan biriydi. Necmi Muammer’de okumayan ve bizim mahallede oturmayanlar pek bilmez ve hatırlamazlar dediğim bu yeri.

Kışın kar yağdığında buz tutan bu yokuştan, tahta çantalarımızın üstüne oturup kızak kayardık. Yıldırım hızı ile yokuştan aşağıya kayarken bazen olur da birbirimizle çarpışmışsak, o süratle, bizler bir tarafa, açılan çantanın kapağından fırlayan defterler, kitaplar, kalemler, silgiler bir tarafa savrulduğunda, bizleri hasetle seyredenler, bu düşmeden, çarpmadan dolayı bir tarafımızın acımış olmasından üzülmeyi bırakın, ‘’Koşun koşun Mahmut Bey’in dükkanı açıldı’’ diyerek sevinç çığlıkları atıp dalgalarını geçerler, etrafa dağılan kalemden silgiden parsa toplamanın telaşına düşerlerdi.

Ha… unutmadan söyleyeyim, Mahmut Bey, Kültür Mustafa’dan önceki şehrimizin yegane kırtasiyecisiydi. Dükkanı da şimdiki Belediye Sarayı’nın olduğu adada, Mavi Köşe’nin bitişiğindeydi.

Hadi bakayım, şimdi de ‘’Mavi Köşe kelimelerini büyük harfle yazdığına göre, orası da özel bir yer miydi, açıkla dediğinizi duyar gibiyim. Yok öyle yağma; çok merak ettiyseniz onu da büyüklerinize sorun lütfen.

Yokuşun en alt sağ köşesinde ise, ramazanda gündüzleri oruç tutmayanlara çay kahve servisi yapıldığından, içerisinin görünmemesi için bütün pencerelerinin camları gazete kağıdı ile kaplanmış, kapısı da sıkı sıkıya kapalı olan bir kahve vardı. Çocukluk bu ya, kahvenin önünden dükkanımıza giderken veya eve dönerken, biri girer veya çıkar da içerdekileri görebilir miyim ümidi ile kahvenin önünden kimselere çaktırmadan birkaç defa turladığımı iyi hatırlıyorum. Bir defasında Babama yakalanmış ve iyi bir azar işitmiştim rahmetliden.
İşte bu yol değil de öbürü, benim her gün takip ettiğim yoldu…
Bu dar sokak, ilerde Ulus Sinemasının önünden gelen cadde ile, Topçu Sokağı’nın başında birleşirdi; dolayısıyla Alacamescit’e çıkardı.
Evimizin Alacamescit Bala Camisi’nin hemen karşısında olması nedeniyle ben genellikle bu yolu takiben eve gelirdim. Bu gün her nedense eve gitmekte, özellikle ağırdan alıyordum. Onun içindir ki, kalabalığın çok gerisinde kalmıştım. Sabah okula gitmek üzere evden çıkarken, ‘’Serin üşürsün’’ diyerek, Annemin bana zorlayarak giydirdiği ceket, hava öğleye doğru ısındığından ağır gelmeye, beni sıkmaya başlamıştı. Elimdeki çantayı yere bırakıp, ceketimi çıkardım. İşaret parmağımla, ceketin boynuma gelen yaka kısmını tutup, ceketi arkadan sağ omzuma astım. Çantayı da öteki elime alıp yokuştan aşağı inmeye başlamıştım. Bu arada, diğer aceleci çocuklar çoktan yolun başına gelmişler, caddeyi bulmuşlardı bile.Beni sıkan ceketten kurtulmuş ve hafiflemiş olmanın da etkisiyle Orhan Veli’nin, bestekar Şekip Ayhan Özışık tarafından bestesi de yapılmış meşhur şiirinin ikinci kıtasındaki :

‘’Urumeli Hisarına oturmuşum,
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum’’

Dediği gibi olmasa da, ben de yokuştan aşağı, bir şarkı tutturmuş, iniyorum.

‘’Avare mu…. avare mu’’….
Arkasından, sonraki sözsüz melodiyi de,
‘’Diii… diridom, Dii… dirinom’’
Terennümleri ile seslendiriyorum.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Bu şarkı, geçtiğimiz haftalarda Zile’de, Türkiyede, hatta hatta bütün dünyadaki sinemalarda oynayan ve aynen şimdilerde ‘’Heri Porter’’ veya buna benzer filmlerin meşhur olduğu gibi ünlenen, Raj Kapor’un Hintli aktrist Nergis ile birlikte oynadıkları Avare filminde söylediği şarkı idi. O günlerde herkesin dilinde bu şarkı vardı.

‘’Ya gari gasmu…. Ya asmayın gatarahu….
Avare mu…. Diiiii…. dirinom.
Avare mu….. Diiiii…. dirinom.’’

Arada şarkıyı kesiyor, aynen Raj Kapor gibi astığım ceketi, başımın üstünde sallayıp, havada cekete daireler çizdiriyorum, ardından da,
-- ‘’Ben bir berduşum’’ diye bir nara patlatıp, sokak konserime (!) kaldığım yerden devam ediyorum.

Avare mu….. Avare mu…..

Diiii….. Dirinom, Diiii…. Dirinom.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Şarkının sözlerini ne kadar doğru söylediğim, hiç umurumda bile değildi ama, o Avare mu nakaratlarını aynen, filmde Raj Kapor’un söylediği gibi söyleyemediğimi, melodisini de doğru seslendirmediğimi kimse iddia edemezdi. Şarkının ikinci kıtasını, daha doğru ifade ile devamını bilmiyor olmam da hiç önemli değildi.

Hep aynı nakaratları tekrar ede ede yokuşu inmiş, sokağın, Boğazkesen Caddesi ile kesiştiği yere varmıştım. Vardığım yerin tam karşısında benim ailem gibi 93 Harbi’nde Kağızman’dan göç eden, Molla Emmi’nin Rasim’in (Özcan) evinin duvarının dibinde, Rus işgali ve Ermeni mezalimi nedeniyle göçüp gelenlerin yerleştirildiği için, o zamanlar adı da geldikleri şehrin adına izafeten Kağızman konmuş olan köyden, çocuklarını ortaokulda okutmak için Zile’ye taşınan Ahmet Emmi çömelerek, sırtını da duvara vermiş, güneşleniyordu. Kendisine yaklaştığımda, (sonradan anladığım kadarıyla, beni ta… uzaktan beri takip eden)



Ahmet Emmi, çömeldiği yerden doğruldu, sağ elini de bana doğru uzatarak seslendi:
‘’Ahmet ! buraya gel bakayım; yanıma gel, yanıma’’!…
Bu sert emir kipi, benim sanatsal (!) faaliyetimi engellemiş, şarkıyı yarıda kesip, hemen Ahmet Emmi’nin yanına doğru yönelmeme sebep olmuştu. Onbeş yirmi adım sonra Ahmet Emmi’nin karşısındaydım. Onunla göz göze gelince, bana bakışlarından, yanlış bir şey yaptığım için ikaz edileceğimi, azarlanacağımı hemen fark etmiştim.

-- ‘’Ahmet Oğlum’’ dedi, sert bir ses tonu ile. ‘’Şimdi sen yaptığın bu hareketleri beğeniyor musun? O ne lan öyle, berduşlar gibi ceketi de omzuna asmışsın; bir de utanmadan avareyim, avareyim diye bağırıyorsun. Sende hiç utanma, arlanma yok mu be oğlum. Baban görse, Deden görse alimallah yerin dibine girer utancından. Yaptığın bu hareket sana, senin ailene yakışıyor mu? Hem şimdi sen avareliğin iyi bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Bak güzel oğlum, avareyim demek serseriyim demektir’’ diye sıralamaya başladı; sayıyor, sayıyor, yine sayıyordu. Ahmet Emmi’nin karşısında bir heykel gibi donmuş kalmıştım. Gözlerinin içine melül mahzun bakıyor, mahcubiyetimden yerin dibine giresim geliyordu.
‘’Oğlum, yavrum, aslanım benim; kulağını aç da beni iyi dinle. Bak, bizler bu memlekete muhacir gelmişiz, yerlisi değiliz, misafir sayılırız. Zilelilerin bütün dikkatleri bizim üzerimizde. Hareketlerimize, sözlerimize Zilelilerden daha da dikkat etmemiz lazım. Bizim daha çok efendi, daha kibar, daha terbiyeli olmamız gerekir; yoksa bizi burada barındırmazlar. Unutma başka gideceğimiz yer de yok, bilesin. Bir daha böyle bir şey yaptığını görmeyeyim. Bak bu sefer seni affettim; söz, Babana da söylemeyeceğim. Hadi bakayım şimdi ceketi adam gibi giy, gözüme gözükmeden evine git.
Emredildiği üzere, tek laf etmeden ceketimi adam gibi giydim, kuyruğunu bacaklarının arasına almış köpekler misali ve başım öne eğik, süklüm püklüm, dökülürcesine evimize doğru yöneldim. Bu arada, iyi ki berduşum dediğimi duymamış diye de seviniyordum.
O günden sonra en az beş altı gün, ya Ahmet Emmi sözünden cayar da Babama olanları anlatır mı endişesi ve korkusuyla uykularım kaçmıştı.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Bu anlattığım olay, ilkokul üçüncü veya dördüncü sınıfta okuduğum yıllarda cereyan ettiğini göre, elli yıl önce yaşadığım bir hadise olmasına rağmen hafızamda bu gün olmuşçasına tazeliğini koruyor.
O günlerin, yaşadığımız şimdiki günlerden çok önemli bir farkı, o devrin toplumunun ve insanlarının, eski deyişle İçtimai Murakabe diye tanımladıkları, toplumun kendi kendisini kontrol etme sorumluluğunu taşıyor olmasıydı.
O günlerde yaşayanlar, çocuklar, gençler, yetişkinler olarak hiç birimizin, kendimizi bu murakabeden azade sayamayacağımız kuralı geçerliydi. Yaptığımız yanlış bir harekette, söylediğimiz kötü bir söz sonunda tenkit edildiğimizde, ‘’Sen benim anam, babam mısın? Bana ne hakla karışıyorsun? Ekmeğimi aşımı sen mi veriyorsun? Ele aleme ne, konu komşuya ne’’ deme hakkına sahip olmadığımızın bilincindeydik hepimiz. Bu şekilde yetiştirilmiş, bu şekilde eğitilmiştik.
Hatta o günün insanları, yazılı olmayan, ama herkes tarafından kabul edilmiş bu ve bunun gibi kuralara da uymak zorunda hissederlerdi kendilerini. ‘’Benim param değil mi, istediğim gibi yerim, istediğim gibi harcayabilirim’’ diyemezdiniz. Cebinizde paranız olsa bile, çarşıya yeni gelen turfandayı alıp evinize götürürken, en azından Ne olacak, görmemiş işte damgasını yememek için sakınarak, saklayarak götürür, onu başkalarının alıp alamayacağını düşünür, şayet almışsanız da, ulu orta yeyip içemezdiniz. Dedemin zembil, Babamın ve İdris Amcamın da sepetsiz evden çıkmadıkları, eve dönerken de, isterse içinde fırından alınmış bir somun ekmek bile olsa, sepetteki görünmesin diye üstünün bir bez, o da yoksa bir parça gazete ile örttükleri, bu yüzden olsa gerek…
Yanlış bir harekette bulunduğunuz zaman, sizi bu konuda ikaz eden kişinin kim olup olmadığı, size yakınlığı, akrabalık derecesi hiç önemli değildi. Onun ötesinde, o kişi de sizi uyarmayı kendinde bir hak, hatta görev addederdi. Dolayısıyla siz de Sen kimsin, bana ne karışıyorsun? demek terbiyesizliğinde ve cür’etinde bulunamazdınız. Yaptığınız bütün hareketlerinizi, önce bir defa günah, sonra da ayıp olup olmadığı hususunda süzgeçten geçirmek durumunda olduğunu bilmek zorundaydınız. Günah, Allah’la sizin aranızdaydı ama, ayıp öyle mi?
Mahallede sokakta, çarşıda pazarda, sizi ikaz eden, ileri gidip azarlayan, hatta hatta, kendinde hak görüp birazcık kulağınızı çeken birini, cahillik yaparak gidip Annenize, Babanıza, Ağabeyinize Ablanıza şikayet etmeye kalkmamanız lazım geldiğini de bilmeliydiniz. Yok unutup, şaşıp yanılıp öyle bir hata yapacak olsanız bir azar da onlardan işiteceğinizi, bilmeliydiniz.
İşte onun içindir ki, sadece evde, aile içinde değil, yaşamın her alanında bu murakabenin sizi bir gölge gibi, (nerede saklandığını bilemediğiniz gizli kameralar misali) takip ettiğini bilerek daha dikkatli hareket ederdiniz.
Her ne kadar bugün, o eski terbiye anlayışı çağdışı, insan psikolojisine aykırı görülüp, okula teslim edilen çocuğun, hocasına Eti senin kemiği benim diyerek teslim edilmesini, okulda çocuğa küçük cezalar verilmesini, kulağının çekilmesini, komşunuzun, oğlunuzu-kızınızı yaptığı bir hatadan dolayı tenkit edip serzenişte bulunmasını, bu günki modern (!) çağa ve bu çağın eğitim anlayışına ters olarak görebilir, ‘’Bireyin kişilik kazanması, sorumluluk yüklenmesi için onun önce bağımsız hareket edebilmesi, kendi kararlarını kendinin vermesi lazımdır’’ diyebilirsiniz. İlaveten de (beni yanlış anlayıp ve bana çok radikal yanlış örnekler de vererek), ‘’Sen yoksa, böyle söyler, yazıp çizerken bu yapılanları hoş mu görüyorsun ve savunuyorsun’’ deyip, karşı çıkabilirsiniz.
Ama, Benim söylemek ve anlatmak istediğim, tadında, kararında olmak, nüanslara dikkat etmek, aşırıya kaçmamak kaydıyla, toplumun kendi kendini kontrol etmesi de sosyolojik olgu bir olduğunun kabul edilerek, ondan rahatsızlık duyulmaması lazım geldiğidir.
Bu gün maalesef, anlatmaya çalıştığım, bu oto kontrolden, bazı kesimlerin rahatsızlık duyması sonucu, (toplumun asli bireyleri de, kendinde murakabe hakkını göremediğinden), çocuklar, gençler ve yetişkinlerin ne durumda olduğu herkesin malumudur. Yurdun, şehrin, mahallenin bu gidişatını, ailenizdeki, bireylerin hürriyeti ne şekilde suiistimal ettiklerini görmüyor, kendi değerlerimizden uzaklaşıp batı ahlak ve normlarına her gün daha ne kadar yaklaştığımızı, aklı selim bazı batılıların bile, sonucun böyle olacağını bilemeyerek girmekle bin pişman olduğu bu batağa, gönüllü bir nefer olarak balıklama atladığımızı ve batmak üzere olduğumuzu fark edemiyorsak, sonuçlarına da katlanmak ve dost meclislerinde içimizi dökmek adına bile olsa, şikayet etmeye hakkımızın olmadığını düşünüyorum.

Ahmet Kağızman

 
Etiketler: arsiv
Yorumlar
Öne Çıkanlar
HULUSİ SEREZLİ' nin TÜM MAKALELERİ
Ulusal Gazeteler
En Çok Okunanlar
Yazarlarımız
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Galatasaray
32
33
3
2
10
15
2
Galatasaray
32
33
3
2
10
15
3
Medipol Başakşehir
30
25
3
3
9
15
4
Medipol Başakşehir
30
25
3
3
9
15
5
Fenerbahçe
29
31
2
5
8
15
6
Fenerbahçe
29
31
2
5
8
15
7
Göztepe
27
28
4
3
8
15
8
Göztepe
27
28
4
3
8
15
9
Kayserispor
27
23
2
6
7
15
10
Kayserispor
27
23
2
6
7
15
11
Beşiktaş
27
23
2
6
7
15
12
Beşiktaş
27
23
2
6
7
15
13
Trabzonspor
25
31
4
4
7
15
14
Trabzonspor
25
31
4
4
7
15
15
Bursaspor
24
27
5
3
7
15
16
Bursaspor
24
27
5
3
7
15
17
Sivasspor
22
20
7
1
7
15
18
Sivasspor
22
20
7
1
7
15
19
Akhisarspor
19
20
6
4
5
15
20
Akhisarspor
19
20
6
4
5
15
21
Kasımpaşa
18
24
7
3
5
15
22
Kasımpaşa
18
24
7
3
5
15
23
Alanyaspor
17
26
8
2
5
15
24
Alanyaspor
17
26
8
2
5
15
25
Yeni Malatyaspor
16
18
7
4
4
15
26
Yeni Malatyaspor
16
18
7
4
4
15
27
Osmanlıspor FK
14
22
9
2
4
15
28
Osmanlıspor FK
14
22
9
2
4
15
29
Antalyaspor
14
15
7
5
3
15
30
Antalyaspor
14
15
7
5
3
15
31
Gençlerbirliği
12
19
9
3
3
15
32
Gençlerbirliği
12
19
9
3
3
15
33
Atiker Konyaspor
11
13
9
2
3
14
34
Atiker Konyaspor
11
13
9
2
3
14
35
Kardemir Karabükspor
8
13
10
2
2
14
36
Kardemir Karabükspor
8
13
10
2
2
14
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv