Yazı Detayı
08 Aralık 2009 - Salı 00:00 Bu yazı 3772 kez okundu
 
YAŞAT(A)MADIĞIMIZ BAYRAMLAR
Ahmet Kağızman
mail@mail.com
 
 

Beklediğim ve fakat duymayı çok da istemediğim bir ses ile uyandırılmış- tım,

         --  Haydi oğlum kalk, vakit geldi.

         Yattığım odanın kapısına kadar gelip seslenen babamdı ve bayram namazına gitme vaktinin geldiğini haber veriyordu.

         İstemeye istemeye yataktan doğrulup, biraz öylecene kaldıktan sonra kalktım, aşağı inip doğruca gittiğim  bahçedeki büyükçe de bir haftı olan çeşmede abdestimi alıyorken, üzüme çarpan soğuk suyun etkisi ile kendime gelmiş, uykum açılmıştı. Bu arada Babam’ın  yanıma gelip,

         -- ‘’Biraz daha acele davran geç kalıyoruz, yoksa içeride yer bulamayız’’ ikazı ile hızlanıp giyindim.

         Sabah namazına yetişemeyecektik, vakti geçmesine geçmişti ama, sabah namazı  ile bayram namazı arasında kalan zaman zarfında vaaz edecek olan Hoca Efendi’yi (Müftü Arif Kılıç) dinleyecektik; akşamdan öyle kararlaşmıştık. Kapıdan çıkıyorken babam elindeki esans kutusunu bana doğru uzatarak, parmağımı bu kutudaki esansa batırmamı ve üzerime sürmemi istedi.

         Artık sokaktaydık. Henüz gün ışımamıştı, sokak lambaları hala yanıyordu. Kapıdan çıkıp takribi elli adım sonra Boğazkesen Caddesi’ne  döner dönmez, o taraflardan serin serin esip yüzümü yalayan seher rüzgarının  da etkisiyle uykum büsbütün açılmıştı. Ulu Cami’ye doğru biraz da hızlı sayılabilecek adımlarla ilerlerken babamın yavaş bir sesle bir şeyler mırıldandığını duyar gibi oldum. Babam durumu fark etmiş olmalı ki,

         -- ‘’Bayram namazına gidiyorken tekbir getirmek sünnettir, sen de tekbir getir.’’ dedi. Bunun üzerine ben de tekbir getiren babama eşlik ede ede yürüyorken nihayet camiye vasıl olmuştuk.

         Babam kendi ayakkabısı ile birlikte benim ayakkabımı da alıp, ayakkabılıkta ulaşabileceği en yüksek bir yere koydu. Korktuğumuz gibi de olmamış içeride oturacak bir yer bulmuştuk

         Kürsüdeki Hoca Efendi’nin, her vaazına başlarken kullandığı o kalıp cümlelerini duyduğumda vaazın yeni başlamış olduğunu hemen anladım. Bayram vaazının  konusu elbette ki yine bayram, özellikle de kurban bayramı olacaktı; nitekim öyleydi de… 

         Zamanı ne şekilde kullanacağını, uzun zaman süren kürsü tecrübesi ile çok iyi ayarlamayı bilen Hoca Efendi, vaaza son vermeden önce, hemen hemen her kurban Bayramı dinlediğimiz, fakat yine de dinlemekten sıkılmadığımız, o Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssası’nı anlattıktan sonra, yine her bayram tekrarlanan bayram namazlarının nasıl kılınacağına dair açıklamasını ‘’İki salla bir bağla, üç salla bir yat’ şekliyle formule ederek bitirmişti. Aklımdan hiç çıkmayan bu formül  (Anlattığım olay on-oniki yaşlarında olduğum senelere ait olduğuna göre) elli küsur yıldır bayram namazlarını şaşırmadan kılmamı sağlamıştır.

         Bayram Namazı’nı kılıp camiden  çıktıktan sonra ‘’Bu bayram işlerin çok oluşu sebebiyle mezarlık ziyaretini sonraya bırakacağımızı’’ söyleyen Babam’ın arkasından Amasya Caddesi’ni takiben Dedem’in Kadı Sokağı’ndaki evine doğru yöneldik.

         Kendimi bildiğimden tarihten itibaren, Osman Dedemin 1970 yılında vefatına kadar her yıl ve her bayram aralık vermeksizin, ilave misafir yoksa 25 ila 30 Kağızman soyadlı küçük bir ordu (!) bayram namazından sonra De-  dem’lerde toplanır, sabah yemeğini (Dilim sürçmedi, evet kahvaltısını değil, yemeğini) orada yer ve ardından da bayramlaşırdık.

         Kendine has ritüelleri olan Bu bayram sabahları ve el öpme   seremonisi hayatımın unutulmayan bölümlerinden biridir.

         Beş erkek kardeş olan Babamlar,  Dedem’in ölümüne kadar bu geleneği devam ettirdiler; sonraki yıllar her amca bayramı kendi evlerinde ve  kendi çocukları ile geçirmeye başladılar. Bu da ailenin kendi içindeki tesanüdü haliyle zayıflattığı gibi,  daha hazini, bizim çocuklarımız da  çocukluğumuzda bizim yaşadığımız o zevki yaşayamaktadırlar.

         Şimdilerde ailenin yaşça büyüklerinden olan ben, bu organizasyonu annemin olduğu yerde toplanma suretiyle yerine getirmeye çalışsam da,  büyük şehrin zorlukları sebebiyle bu görevi yerine getiremediğim  zamanlar da olmakta, bütün bir aileyi bir araya toplayamadığım için  üzüntü duymaktayım.

 

                            Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

         Mutad üzere evin dış kapısını açık bulmuştuk. Zira bayram günleri Dedemin Evi’nin kapısı devamlı kıvık  olur, bayram ziyaretine gelenler kapıyı vurmadan içeri girerlerdi.  Ev halkından olanlar, bahçe katındaki Yer Oda’ya geçerlerken misafirler ise ikinci kattaki misafirlerin alındığı karta çıkarlardı.

         İlk olarak kurbanı kesecek olan Rahat Emmi’nin gelip gelmediğini kontrol etmek için avluya açılan bahçe kapısından geçerek ahırın olduğu kısma yöneldik. Çay Mahalle’de oturan ve namazı Kepir Camisin’de kılan Rahat Emmi’nin bizden önce gelip, kurban edilecek ineği ahırdan çıkararak ağaçlardan birine bağlamış olduğunu görmüştük. Şimdi ise hayvanı kesiyorken, kanı etrafı kirletmesin diye ağaçlarını birinin dibine çukur kazmakla meşguldü.  Rahat Emmi, Babannem’in yeğenlerinden Fadime Aba’nın kocasıydı. Bildiğim kadarıyla asıl mesleği kasaplık olmamasına rağmen, elinden iş geldiğinden olsa gerek, her yıl bizim kurbanlarımızı o keserdi. Rahat Emi’ninin yüzü gülmez, inatçı ve çok ters bir adam olduğu bu günki gibi aklımdadır. Kurbanı kesip işini bitirinceye kadar terslemediği kimse kalmazdı. Biz çocuklar ondan çok korkardık ama, büyükler huyunu bildikleri için olsa gerek serzenişlerini, azarlarını pek de ciddiye almazlardı. Babam Rahat Emmiye bir selam verdi, kesim işinde bir problem olmadığını gören babam, Rahat Emmi’ye bir selam verdi ve giriş kattaki, Dedemlerin günlük oturduğu ve mutfak olarak da kullandıkları odaya doğru yöneldik. Odaya girdiğimizde sofranın hazır olduğunu, Sadık Amcam’ın dışında da herkesin de eve geldiğini  görmüştük. Buraya en uzak ev, Sadık Amcamın evi olduğu için onun gecikmesi çok normaldi. Birkaç dakika sonra Sadık amcam da geldi, sayı tamam oldu. Artık sofraya oturabilirdik.

         Genelde toyga çorbası ile başlayan yemeğin arkasından,  üzerine yoğurt döküşmüş etli yaprak dolması veya mevsimine göre kaz, hindi veya tavuk eti ile pişmiş bamya yemeği, onun  arkasından pilav, tatlı olarak da çoğunlukla sadece yumurta ve karbonat ile yoğurulup kızgın tere yağı içinde kızartılmış, adına yumurta tatlısı dediğimiz lokma veya un helvası gelirdi sofraya.

         Bu yemeklerin hemen hemen hepsi Babamın üç-beş gün önceki organizasyonu sonucunda, yaşlı Babanne’mize eziyet olmaması için, anneme ve yengelerime vermiş olduğu talimat gereği, onların buraya gelirken evlerinde pişirip  getirdikleri yemeklerdi.

         Biraz önce de söylediğim gibi, Dedemlerin mutfak olarak da kullandıkları bu odada bayram sabahları en azından üç ayrı sofra kurulurdu. Birincisi Dedem için hazırlanan sofraydı ki, içinde sahanlara  konmuş yemeklerin olduğu büyükçe bir sini,  onun makattaki köşe minderinin önüne bırakılır, Dedem orada yalnız yerdi yemeğini. O günlerde Dedem’in yanında yüzlerini örten büyük Amcamın Hanımı olan büyük yengem ile Annem’in  yemeklerini daha rahat bir şekilde yemeleri için düşünülmüş bir çözümdü. İkinci sofra erkekler ve çocuklar için kurulurdu. Kavga etmeyelim diye, her iki  büyük arasına oturan biz çocuklar hırlaşmadan yemeklerimizi yerdik. Üçüncü sofrayı ailedeki bütün kadınlar (ki bunlar da evin gelinleriydiler) kendileri için hazırlardı.

         Bu gün bir sofra da bahçeye kurulacaktı. Zira o kadar ısrara rağmen Rahat Emmi’nin inadı tutmuş ve yemeği bizimle yemeye ikna edilememişti; dolayısıyla  bir sini de onun için bahçeye hazırlanıyordu.

         Yemek sinisi  en önce Dedem’in önüne konduğundan, tabiatıyla yemeğini de en önce bitiren Dedem,  makattan kalkar, ikinci kattaki  bazılarının selamlık diye tavsif ettikleri ikinci kattaki misafir odasına doğru yönelirdi.

         İşte bu an, biz çocukların iple çektiğimiz bir zamandı ve hemen onun arkasından yemeklerimizi  alelacele bitirip Dedemin elini öpmeye çıkmak için merdivene sıralanırdık. Bu arada en öndeki sırayı kapmak üzere birbirimizin üstüne atladığımız da olmaz değildi.

         İşte burada bir şeyi anlatmadan geçemeyeceğim.

         Hala çözebilmiş değilimdir, nasıl bir tesadüf ise  her yıl, her bayram  bu merdivenleri çıkarken sofadaki masanın üstüne konmuş olan ve zamanınızın 70-80 ekran televizyonlarının büyüklüğündeki radyodan yayılan, klarnet sesinin diğer sazlara baskın olduğu bir oyun havası  bütün katı, hatta bütün evi  sarardı.  Anladığım kadarıyla bu enstantane kafama öyle bir yer etmiş ki, bugün bile bayramları radyodan oyun havaları çalındığında çocukluğumun, o özlediğim bayram sabahları çağrışım yapar ve Dedem’le bayramlaşmaya çıktığımız o anı  hatırlayıp, yeniden yaşar gibi olurum.

         Üst kattaki bu misafir odası diğer odalara göre hem daha büyük, hem de daha iyi donatılmıştı. Konumu itibariyle bahçeye baktığından ve de pencereleri daha büyük olduğundan diğer odalara göre çok daha aydınlıktı. Dedemi, bu odada baş köşeye konmuş olan minderinde oturduğu halde ve mutlaka arkasından geleceğimizi bildiği bizleri bekler bir vaziyette bulurduk.

         Bir hiyerarşik sıra olmaksızın, yani yaş sırası, boy sırası veya  kız erkek demeden kim önde ise arkasındakiler onu takip eder, Dedemin elini öpmek üzere önünde sıralanırdık. Dedem uzandığımız elini bize doğru uzatır, elini öpüyorken de, bila istisna hepimize aynı şeyi söylerdi ‘’Allah akıl versin’’  Bu arada elini öpenin statüsüne uygun olarak (Bu statü genelde yaş olurdu) daha önceden planladığı üzere minderin her bir köşesine koyduğu farklı birimdeki paradan alır, elimize sıkıştırırdı. Hatırladığım kadarıyla üç ayrı kategoride bahşiş alırdık biz çocuklar. Birinci gruptakiler yirmibeş kuruşluk bakır para, ikinci gruptakiler elli kuruşluk gümüş, üçüncü grup ise yüz kuruşluk gümüş para alırlardı. Avucundaki paraya bakıp, kendine  az para verildiğini düşünenler  (ki bu istisnasız  orada bulunanların hepsi idi) hemen geri döner ‘’Dede bana filandan daha az para vermişsin ‘’diye itiraz ederdik ama nafile, Dedem’i hiç ikna edip kategorisini yükselten olmamıştı şimdiye kadar.

         Biz çocuklardan sonra el öpme sırası ailenin kadınlarına, daha doğrusu  gelinlerine gelirdi. Zira kızlar, tabiatıyla bayramlarda kendi kocalarının evinde olurlardı. Evin gelinleri, biz çocukların aksine bir hiyerarşik sıra ile (ki,  bu sıra onların bu eve gelin geliş sıralarına göre olurdu)  ’Efendibaba’’ diye hitabettikleri kain pederlerinin  önüne gelip elini öperlerdi. Onlar da ‘’Allah akıl versin’’ duası olan manevi bahşişlerini aldıktan sonra, Dedem  bu sefer minderin bir başka köşesinden onlar için hazırladığı 2,5 liralık kağıt para olan bahşişlerini ellerine sıkıştırırdı. Son zamanlarda, ikibuçuk liralık bu bahşişi beş liraya çıkarmış olduğunu, hanımların da bu artıştan çok memnun olduklarını hatırlıyorum.

         Belki bu kadar küçük bir paranın gelinlerine layık görülmüş olmasını yadırgamış olabilirsiniz ama, inanınız gerek yengelerimin ve gerekse annemin kendilerine verilen paranın rakamsal değerini tartışma yerine,  kendilerinin de ciddiye alındıklarını düşünürler ve mutlu olurlardı sanıyorum. Zira, bu konuda hiçbir serzenişte bulunduklarını veya paranın miktarı üzerinde yorum yaptıklarını hatırlamam. Bu gün böyle bir bahis açıldığında, anlattığım  bu olayı tatlı bir hatıra olarak yadederler.

         Bu dakikadan sonra, en azından benim ve Amcamın oğlu Reşat’ın buradaki işimiz bitmiş olurdu. Annelerimizin ‘’Aman ha… üstünüzü başınızı kirletmeyin’’ ikazlarını hiç de ciddiye almadan sokağa fırlayıp, hısım akraba, eş-dostun evlerinden bazılarına birlikte, bazılarına da ayrı ayrı uğrayıp bayram harçlıklarımızı toplama sırası gelmiş olurdu.

           

                                                                           Ahmet Kağızman

 
Etiketler: arsiv
Yorumlar
Haber Yazılımı UA-5724924-2