Yazı Detayı
25 Eylül 2008 - Perşembe 00:00 Bu yazı 20122 kez okundu
 
ZİLE RADYOSUNDAKİ CANLI YAYIN
Ahmet Kağızman
mail@mail.com
 
 

Mehmet Sezen Ağabey’in Zile Lisesi Radyosu üzerine yazdığı yazısını okuyunca, burada yaptığımız bir canlı programı ve program esnasında yaşadığımız bir olayı getirdi aklıma.

ismailOzus.jpg 

Rahmetli İsmail (Özus) ile Öğretmenler derneğinin bodrumunda haftanın en az birkaç akşamı yaptığımız musiki fasıllarından birinde, daha bodrumun merdivenlerini inip oturmama fırsat vermeden yanıma geldi ve...

-- ‘’Ahmet, Porsuk’un sana da selamı var; bizden radyoda bir canlı program yapmamızı istiyor.’’ dedi.

Hemen bu arada Porsuk kelimesini kullandığım için beni bağışlamanızı rica edeceğim.

İsmail’in Porsuk dediği kişiyi, yaşları ellinin altında olanlar pek bilmezler. Bizim, orta okuldan müdürümüz olan Cemal Beye, (Özdemir) bizden öncekilerin taktıkları lakaptı bu.

Şimdi ise Cemal Bey Lise’de müdürlük yapıyordu.

‘’Yiğit lakabıyla anılır’’ atasözünden yola çıkarak, aynı zamanda bu kelimenin bir hakaret anlamı da olmadığından, aynen İsmail’in bana söylediği gibi yazmakta bir beis görmedim. Yine de ‘’Ayıp etmişsin’’ diyenleriniz varsa, sözümü geri alıyorum, hem cemal Bey’in manevi şahsından, hem de sizlerden özür diliyorum.

Cemal Bey ile İsmail’in arasının hiç de iyi olmadığını en iyi bilenlerden biri de bendim; zira Cemal Bey’in az dayağını yememişti rahmetli. Laf aramızda o da hak ediyordu hani… Adamcağızın alnından alnında kaşır, yapılamayacak şeyleri yapar, onunla bununla dalaşır ve nihayetinde Cemal Beyi sinirlendirir, ‘’Be eşşek oğlum, be eşek oğlum. Sen ne zaman adam olacaksın be… Ne zaman ne zaman’’ diye bağırttıktan sonra da dayağı yer otururdu.

Neyse, o bir bahsi diğer…

Cemal Bey’in kendisine yaptığı bu teklifi sanki olumlu karşılamış gibi olduğunu anladığımda, hayret etmedim desem yalan olur şimdi. Ama ne var ki, aralarındaki soğukluğun bu sebeple ortadan kalkacağını anlamış olmam da beni sevindirmişti.

-- ‘’Ali Usta’ya, (Koççoban) Sezai Abi’ye (Ercanlı) Fuat Hoca’ya (Başdoğan) da söyleriz. Bir canlı program yapalım da millet de görsün anasını satayım’’ dedi.

‘’Oğlum, Ali Usta Sezai Abi Fuat Abi gelecekse bana ne gerek var. Birincisi iki tane ud fazla, ikincisi de, benim onların yanında çalmam pek yakışık almaz ve hem ben onlara ayak uyduramam’’ dedimse de İsmail’i ikna edememiştim.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Programın yapılacağı gün, iki saat kadar önce Lise’ye giderek boş sınıfların birinde İsmail’in okuyacağı şarkıları tesbit edip, bir de prova yaptık. Yayın sıramızın gelmesine az bir zaman kala, yayının yapıldığı odaya geçerek yerlerimizi aldık ve pikaptaki çalan plağın bitmesini bekledik.

Yayın odasındaki ismini hatırlamadığım bir görevli vaktin geldiğini ve yayın için hazır olmamızın ihtarını verdi; zaten bu arada plak da bitmişti.

O, adını hatırlayamadığım kişi ‘Şimdi İsmail Özus’tan şarkılar dinleyeceksiniz. Çalanlar, kemanda Ali Koççoban, Kanunda Fuat Başdoğan, udlarda Sezai Ercanlı ve Ahmet Kağızman’’ diye anons ederken, adımın geçmesinden çok mutlu olduğumu, içimden de ‘İyi ki gelmişim ‘’ diye geçirdiğimi bu gün ki gibi hatırlıyorum.

Kültür Derneği konserlerinde, programda hicaz makamında şarkılar varsa, mutlaka şarkıdan önce çalınan Salim Bey’in hicaz makamındaki o meşhur peşrevini Ali Usta’nın ‘’Arş’’ komutu ile çalmaya başlamıştık. Ben de kör topal ağabeylerimi takip etmeye çalışıyordum. Program tahmin ettiğimizden de iyi gidiyordu, bu ana kadar ciddi bir falsomuz olmamıştı.. Birinci, ikinci ve üçüncü şarkı problemsiz bitti. Sıra İsmail’in hüzzam makamından okuyacağı şarkılara gelmişti.

Daha önceden kararlaştırıldığı üzere, hüzzam makamına geçiş taksimini Sezai Abi yapacaktı. Nur içinde yatsın Sezai Abi udu çok güzel çalardı. Kendisi nasıl nazik kibar ve yumuşak ise, uddaki tavrı da aynen öyleydi. Yapmış olduğu taksimler sırasında bulduğu nağmelere, meyanlara bayılırdık. O zamanlar. Ankara Radyosu’nda ud çalan Musa Kumral isminde bir sanatçı vardı. Sezai Ağabey’in tavrını hep onun çalışına benzetirdim. ‘’Eline sağlık çok güzel çalıyorsun Abi’’ dediğimizde yüzü kızarır, mahcup bir eda ile ‘’Yok be canım ben ne güzel çalacağım, dıngırdatıyoruz işte’’ diyerek tevazu gösterirdi.

Sezai Abi, o güzel tavrı ile geçiş taksini yapmaya başladı. İsmail de elinde tuttuğu mikrofonu uda yaklaştırarak udun sesinin daha iyi duyulmasına çalışıyordu. Hicaz makamında yeteri kadar gezinen ve ruhundan kopan nağmeleri udu vasıtasıyla bizlere aktaran Sezai ağabey’in uygun bir ses bulup oradan da hüzzam makamına geçmesi gerekirken bu makamındaki gezintisi bir türlü bitmiyordu.

Bu işin bu kadar uzamaması gerektiğini bildiğimizden, hepimiz işin içinde bir problem olduğunu anlayıp, Sezai Abi’yi daha bir dikkatle takip eder olmuştuk. Bu arada Sezai Abi de kızarıp bozarmaya başlamıştı ve alnında biriken boncuk boncuk terler yanağından aşağı süzülüyordu. Aksilik bu ya, bu gün Sezai Abi formunda değildi anlaşılan, yoksa hiç böyle yapmamıştı şimdiye kadar; ne var ki, aradığı o sesi bir türlü yakalayıp hüzzama geçemiyor ve fakat bazılarının yaptıkları gibi, nasıl olsa kimse anlamaz diyerek, damdan düşercesine de hüzzama girip müziği katletmek istemiyordu anladığımız kadarıyla.

Sezai Abi sıkıntıdan terlerken bile, İsmail muzipliği elden bırakmıyor ve bana bakıp, kaşı ile gözü ile Sezai ağabeyi işaret ederek, onun düştüğü bu zor durumu kendinin de fark ettiğini ima ediyorken, yaptığı mimiklerle de beni güldürmeye çalışıyordu.

Nihayet taksimin bir yerinde, Sezai Ağabey’in, beklediğimiz o askı karar sesini bulduğunu anlayınca hepimiz rahat bir nefes almıştık.

O yumuşak ve kendine has mızrap vuruşlarını hala özlediğim Sezai Abi için bundan sonrası kolaydı ve o nefis üslubu ile hüzzam makamında şöyle bir gezindikten sonra taksimi bitirmişti.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Ne zaman bir toplulukta mecbur kalır da ud çalıyorsam ve geçiş taksimi yapacaksam, hemen o an Sezai Abi’nin o döktüğü boncuk boncuk terler aklıma gelir ve heyecanlanırım.

Bu yazıda adı geçenlerden, benim dışımda şimdi hiçbiri yok; hepsi de öteki dünyaya göçüp gittiler. Allah hepsine rahmet eylesin.

Sırf, latife olsun da biraz gülelim, maksadıyla Ali Ustaya takılıp onu bazen kızdırıp, elindeki keman yayını oradakilerden birinin üzerine attırıyordularsa da, hemen sonra, ‘’Kızma be Ali Usta, bunda kızacak ne var, altı üstü şakaydı, al hadi yak bir sigara da hırsın insin’’ diyerek gönlünü alır, işi tatlıya bağlarlardı.

Özetle söyleyecek olursak, bu takım, genellikle burada iyi anlaşırlardı, inşallah orada da bir aradalardır.

Ahmet Kağızman

 
Etiketler: arsiv
Yorumlar
Haber Yazılımı UA-5724924-2