Yazı Detayı
15 Temmuz 2008 - Salı 00:00 Bu yazı 16825 kez okundu
 
İSMAİL ÖZUS’UN HATIRASINA
Ahmet Kağızman
mail@mail.com
 
 

Son ders zili çalmış, kitabını defterini toplayan aceleciler, bahçede toplanmaya başlamışlardı bile. O gün günlerden, hemen hemen bütün öğren-cilerin iple çektikleri cumartesi idi ve yarım gün öğretim yapılıyordu o zamanlar. Bazı umursamaz öğrenciler sınıftan çıkmakta hiç aceleci davranmıyorlardı.. Aramızdan her hafta yenisini seçtiğimiz, kolundaki kırmızı renkli bezde nöbetçi yazılı kolluğu olan öğrenci, nöbetçi öğretmenden aldığı talimatla bütün öğrencilere bir an önce törene iştirak etmeleri ikazında bulunuyordu.

Nihayet sınıflar, koridorlar boşalmış, herkes kendi sınıfları ile birlikte safa girip tören düzeni almışlardı. Öğretmenlerin de merdivenin başında görünmeleri ve yerlerini almaları ile birlikte kalp atışlarım hızlanmaya, yüzüm al al, mor mor olmaya başlamıştı. Zamanın geldiğine karar vererek, içimden, vereceğim sesin akordunu ayarlamaya çalışıyordum.Saftan ayrılıp merdivenleri çıkmaya başladığımda, ayaklarımın da titrediğini hissetmek beni daha da heyecanlandırıyordu. Durumun farkında olan muzip arkadaşlar, bu halimden istifade edip, çeşitli el kol hareketleri ve şaklabanlıklar yaparak beni daha da eyecanlandırıyorlardı.

Bugün işte onlardan birisi de İsmail idi. Aslında o, el kol hareketleriyle bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor olmalıydı. Zira beni zor durumda bırakmak gibi kötü bir maksadı olamazdı ama, ne yazık ki ben heyecanımdan ne demek istediğini bir türlü anlayamıyordum. Nihayet uğultu kesilip herkesin hazır olduğu bir zamanda, her sene başında demokratik bir seçim sonucu öğrenciler tarafından bir yıl süre için seçilen öğrenci başkanı komutu verdi.

-- Dikkaaat !…

Ciddi bir orkestra şefi edasıyla iki elimi başımın hizasına kadar çıkarıyor, parmaklarımı da, sanki bir kalem tutuyormuş gibi yapıp, sağ elimi bir karış kadar daha yükseğe kaldırarak, söyleyeceğimiz İstiklal Marşımızın ilk kelimesi ile akordu veriyorum

-- Kooorkmaaa!….

Hemen ardından sol elim yerinden oynamadan hafifçe ayaklarımın üstünde yükseliyor ve sağ elimle ani bir hamle yaparak orkestrama (!) başlamalarını işaret ediyorum. Koca okul, öğretmeni ve öğrencisi ile hep birlikte ve bir ağızdan o mübarek marşı tempolu bir şekilde söylemeye başlıyoruz.

‘’Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak’’

Bu arada, hala o muziplerden bazılarının kaş göz işaretleri ile konsantrasyonumu bozmaya çalışmaları da olmuyor değildi .

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Öğretmen okulunda, yani okulumuzda o yıl müzik öğretmeni yoktu. Bana bu kazığı atmak için, idareye beni kim önermişse bilmiyorum, bayrak töreninde her hafta ayrı ayrı kişilerin orkestra şefi olarak yönettikleri İstiklal Marşı bundan böyle tarafımdan yönetilecekti. O kadar kişilik orkestrayı (!) yönetmek kolay değildi ama, itiraf etmeliyim ki onurlu bir görevdi ve bu işin bana ciddi bir prestij kazandırdığının da farkındaydım.

‘’Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal’’ mısraı ile marş bittiği zaman üstümden dünyaların kalktığını hissederek kuş gibi ferahlardım .

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Tören bitmiş ve bahçede bir karmaşa başlamıştı. Gündüzlüler evlerinin yolunu tutarken biz yatılı öğrenciler öğle yemeği zilinin çalmasını bekliyorduk.. İsmail kalabalıktan sıyrılıp merdivenleri çıktı, yanıma geldi.

-- ‘’Akşam bize gel, fasıl yaparız. Hem sana bir şey göstereceğim’’ dedi.

Biz yatılılar cumartesi öğleden sonra gece 22.30 a kadar izinli olurduk. Çarşıya çıkıp gezebilir, sinemaya falan gidebilirdik. Kahveye gitmek yasaktı ama, aramızda yasak olanı yapmanın heyecanını yaşamak isteyen arkadaşlarımız her zaman bulunurdu. Baskınlar sonucu kahvede yakalananlar idareye verilir ve disiplin kurulunca cezalandırılırdı. Bu nevi suçlardan ceza almış olmak, bazı kabadayı(!) ve delikanlı (!) öğrenciler için hiçte onur kırıcı bir şey değil, hatta övünerek anlatılacak bir hadise idi. Söylediğim saatte mutlaka okulda olup son yoklamada hazır bulunmalıydık. Okulda sadece birkaç kişi ve bir de ben bu kuralın istisnalarındandık. Zira, iki yılöncesinden evci müsaadesi aldığımdan, hemen hemen her cumartesi gecesi okula yatmaya gelmiyordum.

Küçük Amcam Mustafa ve Emem’ler (babamın kız kardeşi) Tokat’ta oturuyorlardı. İlköğretim müfettişi olan Ememin kocası, Gazi Terbiye’den (Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü) okul arkadaşı olan bizim Eğitim Şefi’nden bana evci izini almıştı. O izin hiç bitmedi. Okul bitene kadar her hafta o izini kullandım; ama, Amcamlarda veya Ememlerde değil de, daha çok gündüzlü okuyan arkadaşlarımda, Erbaa’lı arkadaşım Naci’lerde (Çakıcı), özellikle de İsmaillerde …

İsmail Meydan mahallesinde bir ev tutmuştu. Amcasının oğlu Metin, Mehmet Yardımcı ve İbrahim Aksoy ile birlikte kalıyorlardı bu evde. Bu akşam da beni işte o eve çağırıyordu Saati gelip, yatılı öğrenciler kapılar kapanmadan okula yetişmek için telaşla ve hızlı adımlarla geri dönerlerken, ben aksi istikamette caddeleri hala turluyor olurdum. Yoklamada bulunmak mecburiyetinde olmamak ne büyük bir ayrıcalık ve ne güzel bir mutluluktu bir bilseniz. Bir bekar evinde yenen aparatif yemek veya peynir zeytin çay, okuldaki bayram günlerinde çıkan mükellef mönüye inanın beş basardı.. İlaveten, çalan bir zil ile yatmak mecburiyetinde olmamak, canımızın istediği saatte yatmak ve kalkmak da çok ayrı bir zevkti .Yemek zili çaldı. Aceleciler yine birbirlerinin üstünden atlayarak yemekhaneye doluştu. Alelacele yenen yemekten hemen sonra dolapların olduğu koridorda bir tatlı telaş başlamıştı. Herkes bir an önce çarşıya çıkmak için hazırlık yapıyordu. Kravatlar yakalardan sıyrılıp dolabın uygun bir yerine atılmıştı. Giymek için daha rahat bir şeyler aranıyor, ayakkabılar bir daha boyanıyordu. Bu arada yatılı tesanüdü kendini gösteriyor, olmayanlar olanlardan kazak, gömlek, ceket ödünçleşiyordu. Bazıları da ellerini yüzlerine alarak, önümüzdeki hafta memleketinden babasının göndereceğini tahmin ettiği harçlıkla ödemek üzere, alacağını tahmin ettiği bir arkadaşından ödünç para istiyordu. 2.5 liradan az bir para ile çarşıya çıkılmazdı o günler. Ali Sabri’de oynayan filmi seyretmek için 125 kuruş lazımdı. Belki bu arada bir de gazoz içerdi. Oldu olacak bir lira da yedek bulunsundu. Ha… hem bu hafta Ben Hur oynuyormuş. 2.5 saat sürdüğü içindir ki, sinemaya iki biletle girilecekmiş. Haber doğruysa gazoz parası bile olmayacaktı 2,5 lira ödünç isteyen arkadaşın.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Benim için öyle derler arkadaşlarım, ben onların yalancısıyım. Güya ben, onlara nazaran hep programlı ve temkinli hareket edermişim. Onları yalancı çıkarmıyormuşcasına başkaları gibi hiç acele etmeden, etrafı telaşa vermeden hazırlıklarımı yaptım ve çarşıya çıkmak üzere yola koyuldum. İlk durağım Amcamın dükkanıydı.

Amcamın Meydan’da, Buğday Pazarı’na yakın bir yerde züccaciye dükkanı vardı. İdris Amcam, (her kime söylediyse bilmiyorum) ‘’Mustafa’nın Tokat’ta küçük bir bakkal dükkanı var.’’ demiş. Bu söz üzerine Mustafa Amcam da ‘’Beni el alemin içinde bakkal diyerek aşağıladı ‘malamat etti’ diyerek Ona öyle bir bozulmuştu ki, aradan kırk sene geçmesine rağmen o lafı unutmaz ve her konu açıldıkça başına kakardı. Ben de diline düşmemek için temkinli olup, ‘’züccaciye dükkanı vardı’’ diyorum.

Evet, Önce mutlaka O’nun dükkanına uğrardım, sonra da kainpederi Ağaoğlu’na…

Ağaoğlu Recep Amca, o zamanlar yetmiş yaşını geçmesine rağmen, yaz-kış, eve, işe, bağa bahçeye hep bisikletle gidip gelebilecek ve yaşından beklenmeyecek kadar dinç, çalışkan ve zeki, hafızası çok güçlü, ağzı laf yapan, karşısındaki herkese laf söyletmeyen, sözü sohbeti dinlenir, otoriter ve dirayetli bir adamdı. Ağaoğlu Recep Amca’dan aklımda kalan başka bir zihin fotoğrafı da yazın kısa kollu gömlekle gezmesi idi. O yaşlardaki bir adamın yazın bile olsa kısa kollu gömlek giymesini ilk zamanlar hayli yadırgamıştım. Zira, Zile’de o yaştakiler hiç kısa kollu gömlek giymezlerdi o günlerde. Medrese tahsili vardı. O günki Tokat’ın zenginleri arasında, esnaftan ve eşraftandı. ‘’Zengin akıllı olur’ sözünü doğrulatıyorcasına herkese akıl verirdi; sözü sohbeti de dinlenirdi hani…

Meydan’da hırdavatçılık yapardı. Alış verişinde pazarlık yapmayı hiç sevmez, pazarlık yapan müşterileri ile hiç ilgilenmeyip hemen arkasını döner ‘’Dolan da gel efendi’’ diye savardı başından. Tok satıcı idi sizin anlayacağınız. İşin enteresan tarafı ziyaretine gittiğim zamanlar dolanıp geri gelen çok müşterisinin olduğuna şahit olmuşumdur. Ucuz satıyordu anladığım kadarıyla. Demek ki, geri geleceğinden de emindi dolan da gel derken.

Yanına her gittiğimde benimle yakından ilgilenir, hal hatır sorar, harçlık teklif ederdi. Yeteri kadar oturduğum ve gitmek için müsaade istediğimde -- ‘’Dolaş gel Ahmet Efendi, akşama kadar sana izin, akşam yemeği bizde yiyeceğiz, saat yedi buçukta burada ol’’ diye talimat verirdi. Çoğu zaman inandırıcı mazeret bulsam da, bazan ben de dolanıp geri gelirdim Recep Amcanın yanına. Çok sofralarına oturmuşumdur. Allah Ona da hanımı Şükriye Hanım Teyze’ye de rahmet eylesin.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Bugün ki programımda sinemadaki ‘’Ben Hur’ filmini seyretmek vardı.. Cumartesi günleri seans, saat 14.00 da başlardı. Filme yetişmek için biraz hızlı adımlarla yürüyüp Ali Sabri Sineması’nın önüne geldiğimde uzun bir kuyruğun oluşmuş olduğunu gördüm. Kuyruk taaa… caddeye kadar uzamıştı. Gişe kapalıydı. ‘’Bilet kalmamış,’’ diyorlardı. ’’O zaman bu adamlar niye bekliyorlardı öyleyse’’ buna bir anlam verememiştim. Etrafı biraz kolaçan edip, beyhude beklemenin bir işe yaramayacağına karar vererek, kuyruğa dahi girmeden gerisin geri akşam saatlerinde olmayı planladığım İsmail’in Gazi Osman Paşa Lisesi’nin arkasındaki evine yöneldim. İsmail’in kaldığı semt, Tokat’ın en eski mahallelerinden olduğu gibi, ev de tek katlı eski bir bina idi. Herhalde sokak ve kaldırım bu uzun zaman içerisinde birkaç kez doldurulmuş ve yükseltilmişti ki, kapının önüne geldiğinizde, kapı eşiğinin kaldırımdan ne kadar aşağısında olduğunu fark ederdiniz. İlk adımınızı atarken dikkat etmezseniz, o karanlık hayata kapaklanmanız işten bile değildi. Zira avlu iki basamak kadar çukurda idi. Kapıyı çalmaya gerek yoktu. Ben de ev sahibi sayılırdım, kapının nasıl açılacağını iyi biliyordum.Cebimden çıkardığım çakı yardımıyla kapıyı açtım. Karanlık avludan birinci kata çıkan merdivenleri gürültü yapmadan, fakat ikişer atlayarak İsmail’in odasına girdim. İsmail, ‘’nasıl olsa akşam yine bozulacak’’ diye düzeltmeye erindiği yatağa yan gelip uzanmıştı. Beni görünce şöyle bir doğruldu .

-- ’’Gel Ahmet ağa gel, hoş geldin, şöyle otur, ben de sana bir çay yapayım.’’ dedi.

Nedendir bilmem, bana bazan Ahmet Ağa diye hitabederdi. Kalktı, gaz ocağının özel hazinesine ispirto koydu ve ateşledi. O günki gaz ocaklarının kafalarının önce ısıtılması gerekiyordu ki, deposundan pompalanan gaz, otomobillerdeki karbüratörde olduğu gibi memesinden çıkarken buhar haline gelsin ve yansın. Aksi halde bir türlü yanmazdı meret.Bu arada İsmail kitap ve defterlerinin arasından bir şey aramaya başlamıştı. Meraklanmıştım. Nihayet bulduğu şeyi bana uzattı.

-- ‘’Al bak Ahmet Ağa, aha sana nota,’’ dedi. Uzattığı kağıdı aldım baktım. ’’Mümkün müdür bilmem seni unutmak‘’ mısraı ile başlayan, sözleri de kendisinin olan hüzzam makamında bestelediği şarkısının notası idi bu…

O günler, notaya bakınca hemen okuyacak, deşifre edebilecek ne nota bilgim ve ne de pratiğim vardı. Notaların porte üzerindeki yerlerini biliyordum o kadar. Müzik derslerinde öğretmenler, müzik kitabımızdaki bazı şarkıların sözleri ile birlikte notalarını da ezberletmişlerdi. Bütün nota bilgim bu idi. Ama müzik öğretmenlerine de haksızlık etmeyeyim, do major gamını sol majore transpoze yöntemini, Sihirli Flüt’ü, Saraydan Kız Kaçırma’yı, Kuğu Gölü’nü, ilaveten, Mozart’ın, Bethoven’in ve daha nice batılı bestecilerin hayatlarını hem de ta… yedi göbek evveline kadar ezbere biliyorduk. Ama bakanlık bunları orta okul müfredatına ne diye koymuştur, öğretmenler de ne diye öğretmişlerdir hala anlayabilmiş değilimdir .

-- ‘’Nereden aldın bunu İsmail’’ ?

-- ‘’Kemancıya yazdırdım’’ .

-- ‘’Hangi kemancı, ne kemancısı be oğlum’’ ?

Büyük bir iş başarmış insanların edasıyla hafifçe gülümseyerek ,

-- ‘’Gel otur şuraya da anlatayım bak ne oldu. Biliyor muydun, dün Zafer Sineması’nda Konser vardı’’ ? Muammayı hala çözebilmiş değildim

-- ‘’E.. Ne olmuş konser varsa, hem bana ne konserden? Çatlatmadan söylesene’’ .

-- ‘’Sabret de dinle oğlum anlatıyorum işte. Dün o konserin saz ekibini takip ettim. Belediye Oteli’nde kalıyorlarmış. Arkalarından otele gittim. Onbeş yirmi dakika kadar kapıda bekledim. Takip ettiğim sırada elinde keman olduğunu gördüğüm adam yemek yemek üzere aşağıya indi, elini yıkamak için lavaboya yöneldi. Hemen yanına gittim, selam verdim. Hocam, benim bir bestem var, nota bilmiyorum, zahmet olmazsa şarkıyı notaya alır mısınız’’ dedim. Elimi yıkayıp geliyorum, dedi bana. Lavaboda işi bitikten sonra birlikte yukarı odasına çıktık. Şarkıyı bir iki kere okudum o da yazdı verdi’’ dedi . O zaman elimdeki kağıt birden kıymetlenmişti. Şarkıyı notaya alan kemaniyi radyodan gıyabında tanıyordum. Ama şimdi ismini çıkaramadım. Hatırlayıp yazabilseydim siz bile anımsayacaktınız büyük ihtimalle. Nota hala elimdeydi, evirip çeviriyor ve İsmail’in bu medeni cesaretini de içten içe taktir ediyordum.Hakikaten, İsmail içimizde takdire şayan özellikleri olan biri, en girişken, sosyal yönü en gelişmiş olanımızdı. Medeni cesareti çok yüksekti. Kendisini ifade etmesini iyi bilirdi. Belagat sahibiydi, güzel cümlelerle konuşurdu.

Mehtabın şuleleri çarpıyorken sahile

Çok uzaktan iki genç geliyordu el ele.

Siyah dalgalı saçlar rüzgardan ağarıyor,

İkisi de sevinçten, saadetten ağlıyor.

Bir anda geldiler hem diz diz, hem göze

Lahzada anlaştılar lüzum yoktu tek söze .

Mısraı ile biten ve orta okul üçüncü sınıfta yazdığını hatırladığım bu şiiri, o günler güzel şiirleri not ettiğim şiir defterimin bir sayfasında yerini hala muhafaza etmektedir. Meramını, hatta meramımızı en iyi şekilde O dile getirir, kendisini ve bizleri sonuna kadar savunduğu gibi, kolay kalay da pes etmezdi. Hatta laf aramızda bu konuda ‘’ La deyince lo demez’’ misali biraz da inatçı idi. Kendisine yapılmasa bile haksızlığa tahammül edemez, ilk önce O isyan ederdi; bu konuda hiç toleransı yoktu, gözü kara bir oğlandı. Tepesi atmaya görsün, gözü bir şey görmez, o anda gözlüğünden başka bir şey düşünmezdi . ‘’Tut lan Ahmet şu gözlüğümü’’, deyip kavganın tam ortasına atıldığı, başını ve de başımızı derde soktuğu da çok olmuştur rahmetlinin.Ama bunun yanı sıra yukarda anlattıklarıma ilaveten insani ilişkileri mükemmeldi. Her kütüğe karınca toplanmaz derler, bu tam tersi idi, farklı biriydi ve hepimiz Onun etrafında toplanırdık. Şeytan tüyü vardı sanki bu Oğlanda… Çabuk arkadaşlık kurar, girdiği toplulukta hemen temayüz eder, ilgi odağı haline gelirdi bir anda .Her ne kadar, ufak tefek yanlışlıkları olsa bile, işte şu anda elimizde olan bu nota böyle bir hikaye ile vücut bulmuştu. Bakın, Mehmet Demirtola ile bir araya gelip, fasıl yaptığımız her perşembe günlerinden birinde hüzzam faslı fasikülünü karıştırırken gözümüze çarpan bu nota sayfası neler hatırlattı zaman tünelinden bana.

‘’Mümkün müdür bilmem seni unutmak

İmkansız dünyada eşini bulmak.

Dilerim ömrümce baş başa kalmak,

İmkansız dünyada eşini bulmak.’’

Ahmet Kağızman

(Sevgili dostum, çoçukluk ve gençlik arkadaşım İsmail Özus 20.07.1996 tarihinde vefat etmişti. Allah rahmet eylesin.)

 
Etiketler: arsiv
Yorumlar
Haber Yazılımı UA-5724924-2