Yazı Detayı
06 Şubat 2008 - Çarşamba 00:00 Bu yazı 12857 kez okundu
 
MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLU'NUN ARDINDAN
Bekir Altındal
mail@mail.com
 
 

Çağımızın Dede Korkut’u
MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLU İLE TANIŞMA
Zileli bilir, Amasya Caddesi’nde
Mescit Câmisi'nin karşısında çifte sapmazlı bir çıkmaz sokak vardır, Sepetçi Sokağı... Bu sokağa ismini veren sülâlenin, bu sokakta çocukluğu geçmiş, 1933 doğumlu oğlu, daha 1940’lı yılların sonları ile 1950’li yılların başlarında yazılarıyla, kültürel çalışmalarıyla dikkati çeker. Daha sonra aldığı ödüller, tarihî romanları ile memleketimizde bilinen, tanınan ve okunan bir yazardır.
1997 yılının Kasım ayında Atatürk Dil Tarih Yüksek Kurumu’nun Şeref Üyeliği'ne seçilen yedi kişiden birisinin Mustafa Necati Sepetçioğlu olduğunu, ödüllerinin dönemin Cumhurbaşkanı tarafından verileceğini okuyunca, kışa hazırlanan Ankara’da bir heyecan sardı beni. Salonda ödül töreni başlamasından önce dinleyici localarında acaba tanıdık bir Zileli hemşehrim gelmiş mi diye göz gezdirirken yanımda yirmi 22 - 24 yaşlarında bir genç dikkatimi çekmişti. Öylesine sordum niye geldiğini : “Ben” dedi. “Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun bütün kitaplarını okudum. O’nun bir okuyucusu ve hayranıyım. Burada ödül alacağını duydum. O’nu görmek için buraya geldim. Çok da heyecanlıyım...” Zileli olup olmadığını sorduğumda Zileli olmadığını söylemişti. O anda Zileli hemşehrilerimi arayan gözlerim, Zileliler için onur günü olan bu günde tanıdık bir Zileli göremedi. Ödül töreni başladı.. sahnede, memleketimizin yetiştirdiği yedi büyük değer arasında, Zile’nin Sepetçi Sokağı’nda doğan, Zile’nin ekmeğini yemiş, doğduğu coğrafyanın büyüklüğünü unutmamış bir büyük insan duruyor. İlerde protokol sıralarında eşleri Muazzam Hanımefendi de töreni izliyor. Gözlerim doldu. Biliyorum ki o anda Muazzam Ablamın da gözleri dolmuştur. O, ödüle lâyık görülen bu büyük adama verdiği destek ve eşi olarak bir ömür aynı yastığa baş koymanın mutluluğu ve gururunu yaşıyordu. Ben ise mahallemden, Zile’mden yetişmiş bir Zileli'nin ödül almasının gururu yanında O’nu, Zile tarihinde altın harflerle kazınması gereken bu anlamlı günde tanıdık bir Zileli görememenin hüznünü yaşıyordum. Yanımdaki Zileli olmayan gencin de, romanlarıyla, fikirleriyle kendini etkileyen bu büyük adamı görmenin heyecanıyla gözleri doluyordu. Ben Muazzam Ablamı görüyordum ama O, arka sıralarda iki kişinin daha mutluluğundan o an için habersizdi. Tören bitiminde lobide ilk defa karşılaşmanın heyecanını yaşadım. Kendimi tanıttım. O ara Anayasa Mahkemesi üyesi sayın Sacit Adalı Beyefendi de Sepetçioğlu Hocamız ve eşleriyle tanıştılar. Kısa bir sohbetten sonra ayrıldık. Bu ödül törenini telefonla Zile Postası sahibi Hüseyin Hoşcan Ağabey’e söyleyip haberi faks geçtim, yayımlandı İstanbul’a taşındıktan sonra 2003 yılı Nisan ayı sonunda Başkanımız Murat Ayvalıoğlu ve Sevgili Necmettin Eryılmaz ile Kadıköy Kızıltoprak’taki evinde ziyarete gittik. Zile Belediyesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Çekül Vakfı ve Tarihî Türk Evleri Derneği’nin düzenlediği panele davet etti Başkanımız. Gelemeyeceğini söyledi. Israr ettikse de kabul ettiremedik
. Daha sonra bu ve Zile’deki toplantıya gelememesi ile ilgili olarak şunları yazıyordu :

“Zile doğduğum yer ve anam atam toprağıdır. Mayıs başlarında Kızıltoprak'taki evimize Zile'nin, çalışkanlığını duyduğum, yurdseverliğini de bildiğim Murad Ayvalıoğlu geldi. Yanında, inşallah değerini bilirler, Zile ile ilgili çok değerli çalışmaları bulunan, yorulmaz bir Zile araştırıcısı Bekir Altındal ve Belediyenin Halkla İlişkiler Uzmanı olduğu eserlerinden belli bir genç hemşehrim (Necmettin Eryılmaz) vardı. Zile ile ilgili, nefis baskılarıyla göz alıcı dergiler, Zile haritaları, takvimler ve posterler getirdiler. Ve elbette karanfilli, özel kavrulmuş Zile Leblebisi yanında cihanda bir eşi bulunmaz ünlü beyaz Zile Pekmezi.. yıllardır tadını unutmuştuk! Muazzam'ı ve beni Zile'ye çağırdılar. İstanbul'da, M. S. Üniversitesi'nde 5000 yıllık Zile ve Evleri konulu, herkese açık toplantıya katılmamı istediler. İstanbul'dan ve hemen hemen Türklerin bulunduğu her yerden çağıranlar oluyor; yaşlılığım, çağırılara : "Evet, gelirim" cevabını verdirtmiyor artık, çoğunu gücendiriyorum. Kırılanlar, bir daha aramayanlar, çevremden uzaklaşanlar bile var bu sebepten. Zile toplantısına da katılamadım, orada, göreceğimden emîn bulunduğum önceki çağırıcılara karşı utanırım endişesi ağır bastı; genç ve çalışkan Belediye Başkanı'nı üzdüm, belki de gücendirdim. Halbuki Bekir Altındal çok güzel bir konuşma hazırlamış o gün için; beni de onurlandıran bir konuşma olmasına rağmen "evet" diyemedim. Daha da acısı, 14 Mayıs günü, Zile'de tekrarlanılacak olan asıl toplantıya katılamayacağım; Zile'ye götürmeye çok istekli görünen sevgili Murad Ayvalıoğlu'nu gücendirdiğimi bile bile katılmama sebebimi söyledim. 17 Mayıs günü Ankara'da, Hoca Ahmed Yesevî Üniversitesi Vakfı, yayımlanan Hoca Ahmed Yesevî romanım ile ilgili bir gün düzenlemişti ve Namık Kemal Zeybek Beğ önceden haber vermişti. Çok önceden günü belirlenmiş bir toplantıya katılmamak düşüncesi aklımdan geçmezdi elbette. Keşke geçseydi, keşke Zile'ye gitseydik, Başkanı ve hemşehrilerimi keşke kırmasam, gücendirmeseydim. Çünki Mayıs'ın 15'ine kadar Ankara'dan ne arayan ne soran oldu. Nece vakit sonra, o da yarım yamalak öğrendim ki Ankara’daki toplantı bir belirsiz güne ertelenmiş… Zile Belediye Başkanı'nı haksız yere üzdüm. Zile'yi hemen her çağı ile, her zamanını ve vaktini yaşamışçasına adım adım bilirim; toprağında ayağımı basmadığım bir karış yer yok gibidir.”
Bu tarihten birkaç yıl önce Zile’de verdiği bir konferansta bir tartışma çıktığını, orada bulunan bazılarının Üsdat’ın bir görüşüne karşı çok kaba çıkış yaptıklarını, Hoca’nın bundan oldukça müteessir olduğunu duydum sonradan. Yukarıda verdiğim yazısında kısaca bu olaydan şöyle bahsediyor yıllar sonra : “Epeyce yıllar önce orada bir konuşmamda, o vakite kadar Zile'de görülmemiş ve hiç yaşamamış olan birkaç yobazın kasıtlı, kışkırtıcı yabanlığından incinmiş isem de fazla önemsemedi idim. Pırıl pırıl gençlerin özür dileyişleri, o günlerde Başkan olmayan şimdiki Belediye Başkanı ile kardeşinin akrabalıktan da öte yakınlıklarını elbette unutmadım. Lâkin bir daha fırsatımız olmadı, Zile'ye gidemedik.” (Kurultay Gazetesi 4,11 Haziran 2003)

Memleketinizden ünü ülke sınırlarını aşmış bir insan çıkıyor, Zile’ye geliyor, beğenmediğiniz bazı düşünce ve fikirleri sebebiyle böyle bir değeri gücendiriyorsunuz. Zile’yi çok sevmesine rağmen bu olay sebebiyle Hocamızı biraz kırgın hissetmiştim o zamanlar. Bu büyük değeri bu duygulara itenler Zile’ye ne verdiler bugüne kadar? Zile 1970’lerden sonra özellikle 1990’lardan sonra niye her yönden kan kaybediyor? Cevabını siz verin! Buna rağmen 1997 yılında Zaman Gazetesi’ndeki haftalık yazılarında Zile’yi, Zileli'yi, Amasya Caddesi’ni, Sepetçi Sokağı’nı, Zile bağlarını, Zile’nin 1930 ve 1940’lı yıllarını, örf ve âdetlerini tarihe ışık tutarak yazarak, ülkemizin insanına Zile’yi tanıtmaya devam ediyor satırlarıyla, yazılarıyla. Eğer bugün Zile memleketimizde biliniyorsa büyük ölçüde bunu; Sezar’ın tarihe mal olmuş mektubu, Cahit Külebi’nin mısraları, H. Cahit Öztelli’nin çalışmaları ve Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun kişiliği ile yazılarına borçludur.

Zaman zaman Hocamızla telefonla görüşmeye, hatırını sormaya, zaman zaman da Zile ile ilgili araştırma çalışmalarımızla ilgili bilgi vermek, tavsiyelerini almak için evine gitmeye başladık. yazarının hakKitaplarını yayımlayan İrfan Yayınları’ndan Şakir Bey’le karşılaştık bir defasında evinde. CD’leri, haritaları, broşürleri, belgeleri, İstanbul’da çıkardığımız Tokat Dergisi’nin nüshalarını masaya seriyor bilgi veriyordum. Zile Belediyesi’nin katkıları ile çekilen TGRT’nin “Keşif” programının CD’sinde doğduğu sokağın olduğunu ve kendinden bahsedildiğini söylediğimde çok memnun olmuştu. Bir defasında da dizüstü bilgisayara Sevgili M. Ufuk Mistepe’nin sitesinde kendisi için ayrılan bölümü göstermem sonrasında çok memnun kalmıştı. Zile nostaljisi yaşadı o gün. Telefon açıp Murat Bey’le görüştürerek bir sürpriz de yaptık bu arada. Sohbetimize Muazzam Hanımefendi Hocam da katılıyordu. Zaman Gazetesi’nde çıkan haftalık yazılarını bir kitapta toplamıştı. Bu yazılardan kitabımıza kaynak göstererek alıntı yapmamıza izin istedik. Memnuniyetle kabul etti. Ayrılırken bana ve iletilmek üzere Başkanımız Murat Bey’e, Orhan Yılmaz’a, M. Ufuk Mistepe’ye kitaplarını imzalayarak vermişti. Öyle ki bu ziyaretlerim sonrasında şu satırları yazarak bizlere, hayatımızın en büyük ödülünü veriyordu : “Bu hafta sizlere Bekir Altındal'ı tanıtacaktım. Fakat her nasılsa Türkiye'de yaşamayı içlerine sindiremeyen; Türk'e Türklüğe ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne hınçlı bir takım yaradılış kusurlusu âdemler yüreklerindeki karayı bir kere daha döktü… Atatürk'ün : "Muhtaç olunacak güç"ün damarını hatırlatışına da kulak asan yok gibi.. mi? Gerçi Bekir Altındal ve benzerleri olan Türkler de var; belki de çoğunluktalar ve kendi gayretlerine yardım edicileri bulamadıkları için bir yerine iki çalışmak, birkaç misli yorulmak mecburluğunda olduklarını biliyorlar. Bu biliş güçleri oluyor aynı zamanda; lâkin yalnız kalışları da yazık ki aynı sebebten. Şu ya da bu cemaatin, veya uslusundan azgınına hiçbir solun bağlısı olmadıkları için araştırmaları ellerinde bekliyor, emekleri gözlerinde belirsiz umutlara dönüşüp konacak dallar aranıyor... Bekir Altındal bu türden bir araştırıcı; bir devlet kuruluşunda başmüfettiş, benim gibi o da Zileli. Yıllar yılı Zile'yi araştırıp duruyor. Ülkesine : "bir belâlı coğrafyada yer alıyor" demek gibi bir budalalığa düşmeden gecesini gündüzüne katıyor. Geçen gelişinde iki belge getirdi. Birincisi M.Ö. birinci yüzyıldaki Sezar'ın Zile Savaşları'nın Alan Çizelgeleri; bence çok önemli bir belgedir. İkinci belge ise daha da ilgi çekicidir. Zile ve çevresinin 1800'lü yıllardan kalma haritası olan bu belge, ancak bugünki imkânlar ile gidilip görülebilecek olan yerleri en ince ayrıntılarına kadar göstermektedir. Bütün köy, bucak, kasaba, dağ, tepe, bayır.. bir bir işlenmiştir. O tarihlerde, o imkânsızlıklarda onca ayrıntı ve bunca çevre bizden biri tarafından gezilip görülmedi, görülüp çizilmedi; bir yabancının eseridir bu.Acaba neden çizdiler? Ne için? Hangi işlerine yarayacaktı? Ve onca parayı, onca emeği ne için harcadılar? Sâdece ilim uğruna, bilme aşkı için yapılmış olacağını söylemek, en azından safdillik olur...” ( Yeniçağ Gazetesi 27 Şubat 2005)

Aynı günlerde bir gün Ankara’dan Sevgili Orhan Yılmaz aradı; en büyük isteğinin, “Zile İsyanı” isimli kitabına Mustafa Necati Sepetçioğlu Hocamızın önsöz yazması olduğunu belirtip benden yardım istedi. Kitap baskıya verilmek üzere olup, süre çok kısıtlıydı. Tokat Vakfı Başkanı Hemşehrimiz Hüseyin Gülsün’ün Ankara’da Zafer Çarşısı’nda düzenlediği Tokat etkinliklerine yetişmesi gerekiyordu. Hemen Hocamızı telefonla arayıp Orhan Yılmaz’ı tanıtıp isteğini ilettim. Ziyaretimde kitabın niye yazıldığını, gayesini anlattım. Bana söylediği : “Bekir, bir kitabın önsözü kıdır. Ben bugüne kadar kendi kitaplarımdan başka kimsenin kitabına önsöz yazmadım. Babam da isyan günlerini anlatırdı. Madem Zile ile ilgili, o zaman yazayım.” Sözüne teşekkür ettikten sonra Ankara’da bu müjdeyi bekleyen Orhan Yılmaz’ı aradım hemen…Üç gün sonra Kadıköy’de oturan sevgili arkadaşım Noter Alaaddin Şahinsev’le birlikte yazıyı almaya gittik. Alaaddin’i tanıştırdım. Yazıyı kendisi daktilo ile hazırlamış.. teslim etti. Ederken de; “Bak Bekir bu yazı senin namusun. Satırına, noktasına dokunulmayacak. Yok eğer dokunulacaksa kitaba konmasın” diye söyleyip benden söz aldı. Eve gelip bilgisayara bizzat kendim yükleyip birkaç kere noktası, virgülüne kadar kontrol ettikten sonra CD ve e-mail olarak Orhan Yılmaz’a iletip Hocamızın tembihatını özellikle söyledim. Orhan Yılmaz’ın “Zile İsyanı” kitabı Hocamızın önsözü ile çıktı. Sevgili Orhan Yılmaz’ın da bir rüyası gerçek oldu. Önsözünde : Görüyorum ki Zile'den de bu tür araştırmacılar çıkıyor, eskiden de var idi; şimdikileri alkışlamalı, eskileri rahmetle anmalıyız. Zileli araştırmacıların başında Bekir Altındal'ı tanıdım. Bu kitabın yazarı Orhan Yılmaz'ı bana o tanıttı. Bıkmaz bilmez gayretleri beni sevindiriyor; başarılı oluşu güvendiriyor... Daha sonra şöyle devam ediyor satırları : Önsöz sâdece yazarın hakkıdır. Bu sefer kabul edişim yazarının Zileli olması, bir de Zile'ye yakıştırılan isyanın tanığı sayılabilir olmam yüzündendir. Bu önsöze bir tanık ifadesi diye de bakabilirsiniz.
İsyanı yaşamadım, görmedim de. Fakat yaşayanları, görenleri tanıdım. Onlarla saatlerce konuştuğum oldu. Yine onları saatlerce dinledim. Hepsi aynı sözü söyledi bana. Zileliler isyan etmediler. Zileliler'i isyan ettirdiler. İsyancılar Yozgad'dan geldi, getirildi. Çapanoğulları'yla Aynacılar'ın zorlaması, kandırması, tahrik etmesi ve korkutmaları Zile'yi ateşe saldı, kana boğdu, adına leke sürdü… Diye isyanla ilgili tarihe ışık utmaktadır. Sevgili Orhan Yılmaz’ın da teklifi üzerine yine ziyaretlerimden birinde sohbeti bir toplantıya getirip kendisi hakkında bir panel, sempozyum yapmayı düşündüğümüzü, Orhan’ın bir sivil toplum kuruluşundan destek sağladığını söyledim. Prensipleri vardı. Bugüne kadar pek çok televizyonun röportaj için geldiğini, kabul etmediğini önceden bildiğim için yine aynı şekilde teşekkür etmesinden sonra biraz ışık görünce üsteledim : “Bakınız Hocam, sizin prensiplerinize, düşüncelerinize saygımız sonsuz. Ancak siz Mustafa Necati Sepetçioğlu olarak sade bir vatandaş değilsiniz. Siz Zile’de, bu memlekette isim yapmış bir büyük insansınız. Zileliler, Zileli gençler sizi tanımalı, biz sizi onlara tanıtmalıyız. Bu bizim için bir şereftir, bir görevdir. Lütfen bir daha bu düşüncelerinizi gözden geçirirseniz bizi çok mutlu edersiniz. Yeter ki siz evet deyin. İster İstanbul’da ister Zile’de yapalım.” Bu ısrarlarım üzerine biraz yumuşadı ama söz vermedi. Sadece; “Dur biraz, üzerime gelme hele!” dedi. Bir umutla ayrıldım yanından. O zaman bir okul gibi olan Zile Belediyesi internet sitesinin Ziyaretçi Defteri'ne Şubat 2005 tarihinde şunları yazdığımı gördüm arşivimde : “Zileliler olarak sağlığında Cahit Külebi'ye, Cahit Öztelli'ye gerekli ilgiyi göstermedik. Yaşayan ve Zile'miz için bir efsane sayılabilecek M. Necati Sepetçioğlu Hocamızı İstanbul, Ankara derneklerinin toplantılarında, iftar yemeklerinde, Kızılcahamam Zileliler Kurultayları'nda görememek beni üzüyor. M. Necati Sepetçioğlu Hoca kuru bir davetiye ile çağırılmamalı diyorum. Ve diyorum ki Ey Başkanım; Ey Zile Dernekleri, Yöneticileri; Hocamızın sağlığında Bir Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU günü düzenleyelim. Bu bir panel, sempozyum, konferans.. adı ne olursa olsun yapmaya çalışalım. Ben gönüllü olarak her türlü koşturmacaya varım. İstanbul'da, Zile'de nerede olursa olsun.” Ancak daha sonra, Sepetçioğlu Hocamızın rahatsızlık geçirdiğini duydum. Hemen telefonla ulaşıp geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Peşinden Başkanımız Murat Bey’i arayıp haber verdim. Tekrar birkaç kere aradım. Murat Bey’in aradığını, nereden duyduğunu sordu. Ben de hem akrabası olması ve hem de Belediye Başkanı olması sebebiyle Murat Bey’e haber vermemin gerektiğini söyleyerek kendimi savundum.
Prensipleri itibariyle bu tür şeylerin duyulmasını, kimsenin kendisi için rahatsız olmasını istemiyordu. Aynı zamanda kimseyi de kırmak, yormak taraftarı değildi. Ya da ben öyle hissettim. Sevgili M. Ufuk Mistepe’nin Sepetçioğlu hocamızla ilgili bir yazısı üzerine yazan Türk Haberler Ajansı Genel Müdürü Kutlay Doğan; Sepetçioğlu’nun 1952 yılından beri gazetecilik yaptığını, yazılar yazdığı halde sürekli basın kartı sahibi olmadığını öğrenince, Hocamızın bütün yazılarını toplayıp ilgili kuruma vermesi ve takibi sonucunda sürekli basın kartını çıkarttırarak gönderdiğini, Genel Müdürü bulunduğu Kurum tarafından her yıl güncellenerek 7 ayrı dilde basılan Türkiye Tanıtım Kitabı'nı hazırlama kuruluna “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı” bölümünde diğer yazar, şâir ve edebiyatçılarımızla birlikte M. Necati Sepetçioğlu’ndan, eserleri ve aldığı ödüllerden söz edilmesini tavsiye ve rica etmesi üzerine kurul tarafından kabul görerek Sepetçioğlu’nun da kitaba alındığını belirtmekte ve bunun üzerine Sepetçioğlu Hocamızın mektubuna yer vermektedir :
Sevgili Kutlay Doğan Kardeşim, Sağ kolum ve elim, henüz eski gücüne erişemediyse de bu mektubu tamamlayacağım, teşekkürlerimi sunacağım. Çünkü bütün ömrümde yüzlerini hep merak ettiğim, fakat hemen hemen hiç göremediğim okuyucularım arasında, kendiliğinden yardımıma koşup gelensin, unutmam imkânsız. Dün lûtfettiğin kitaplarla birlikte pek de ummadığım, sadece senin gayretlerin ve beni onurlandıran azmin sayesinde bir
sürekli basın kartına sahip oldum. “Pek mi önemliydi? “ denilebilir elbette, lâkin ben bu küçük sanılan sahipliklere” sahip olmaktan hoşlanıyorum. Bir de hele kendiliğinden kendini görevlendirerek
yardımıma koşulması, tarifi imkânsız güvenler veriyor bana… Sürekli basın kartı edinmem için yoruluşuna bu bakımdan teşekkür etmemi çok görme, bence azdır. Ayrıca, ve yetmiyormuş gibi o güzelim ve elbette çok değerli olan o kitaplarda bana da yer açabilmen için sarfettiğini çok iyi hissettiğim çabaların borcunu ödeyebilmem mümkün mü? Teşekkürler yetmez. Lâkin o yabancı dillere, kim bilir nice cesaretler karşılığında yerleştirilmiş adım, en azından emek, duygu ve ömrümü yıpratan azim, yorgunluklarımı helal etmemi sağladı. Ve sebebi ve yaratıcısı sensin bilmeni isterim; minnettarım. Kutlay Doğan Bey, Sepetçioğlu Hocamızın mektubunda belirttiği, memleketimizde belli bir düşünceye mensup insanların “yazıcını çizicisini sahiplenmesi karşısında yıllardır bir yalnız seyirci olmanın yürek yangısı yüzünden olsa gerek.” cümlesinden etkilenerek şunları yazmaktadır : Bu bir yakınma idi elbette. Bu, yalnız bırakılmaya isyan idi. Ama Mustafa Necati Sepetçioğlu yine de şikayetçi değildi. Çünkü O’nun şöhrette, makamda mevkide, malda mülkte, parada pulda gözü yoktu.” Bizim demek istediğimizi Sayın Kutlay Doğan ifade etmiş.. eklenecek bir şey var mı? 2006 yılı Mayıs - Haziran ayında teftiş görevim süresince hafta sonu İstanbul’da iken Orhan Yılmaz aradı : “Abi Sepetçioğlu Hocamla telefonla görüştüm. Epeydir aramıyormuşsun, seni sordu.” dedi. Teftişim süresince arayamamıştım. Hemen telefon ettim. Hatırını, sağlığını sordum. Teftişte İstanbul dışında olduğumu söyleyip özür diledim. Çalışmalarımı sordu. Teftiş bitince ziyarete geleceğimi söyledim. Temmuz başında teftişim bittiği hafta sonu yatsı vakti Sevgili Necmettin aradı : “Abi cenazeye gidiyor musun?” demesi üzerine şaşırdım “Ne cenazesi, kim?” diye sormam üzerine “Abi duymadın mı? Başımız sağolsun Sepetçioğlu Hocamızı kaybettik…” Keşke dedim..keşke telefonla görüştükten sonra İstanbul trafiğine aldırmadan gidip Hocamın elini öpseydim, ziyaret etseydim.. Ama zamanında yapmadığınız bazı şeyler sonradan olmuyor.
Sevenleri, önünde saf tuttuğu câmide tekbirlerle, eller üstünde taşınan Hocamızı Karacaahmet Mezarlığı’na son yolculuğuna uğurladı. Duyan Zileli hemşehrileri de yalnız bırakmadı bu son yolculuğunda. Vefatının sonrasında memleketimizin büyük bilinen gazetelerini, televizyonlarını takip ettim. Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi bir büyük edebiyatçı, bir büyük fikir adamı sanki bu ülkede yaşamamış, vefat etmemiş.. tek satır, tek cümle haber yoktu. Ama aynı gazetelerde aynı gün falanca sanatçının bilmem neyinin markası görünmüş de ön sayfada onun haberi vardı. Diğerlerinde de farklı değildi.
Bugüne kadar Hocayı, eserlerini, edebî kişiliğini, fikirlerini görmezden gelenler, vefatında bir cümle söylemeyen, bir satır yazmayan bazı medya yazarları, bazı siyasîler ve bazı sivil toplum kuruluşları, bugünün konjonktüründe, Üstad’dan daha milliyetçi (ulusalcı) oldular. Ancak Üstad’ın yıllardır bu vatan için söylediklerine, yazdıklarına gelenler yine de Hoca'yı duymazdan görmezden geliyorlar. Aradan bir yıl geçmeden aynı gazete ve televizyonlar, yazarlar her nedense bugünlerde Sepetçioğlu Hoca’dan daha milliyetçi daha vatansever oldular. Yine O’nun
vefatını O’na saygı duyan gazete ve televizyonlar vermiş, Üstad’a sahip çıkmışlardı.
Zile’nin Sepetçi Sokağı’nda doğan, lise yıllarından beri yazan, ömrünü kitaplarına, memleketine adayan, doğduğu Zile’nin coğrafyasının büyüklüğünü bilerek her fırsatta satırlarında yaşatan, eserleri ve ünü memleket sınırlarını aşan, İLESAM üstün hizmet ve Uluslararası Ahmet Yesevî Ödülü sahibi, Atatürk Dil -Tarih Kurumu Şeref Üyeliği'ne seçilen bu büyük insanı bizler, Zileliler unutmayacak. Onun içindir ki Zile Belediyesi ve Tokatlı Şâirler ve Yazarlar Derneği O’nun adına roman ve hikâye yarışması açarak vefa gösteriyor.
İlk defa kim yazmışsa veya söylemişse çok güzel bir tespit, bana göre de Hocamızı, kitaplarını, düşüncelerini, bir ömür çalışmasını üç kelimeyle anlatan en büyük ödül :
ÇAĞIMIZIN DEDE KORKUT’U MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLU!
Zile’yi gerçek sevenler, Zile’yi kişiliğiyle, yazılarıyla taçlandıran, Zile’nin yetiştirdiği bu evlâdını unutmayacak! Nûr içinde yat…

 
Etiketler: arsiv
Yorumlar
Haber Yazılımı UA-5724924-2